19 Ekim 2009

London River



http://www.imdb.com/title/tt1227787/

Hafta sonu Film Ekimi bünyesinde Emek Sineması'ndaydık. 13:30 seansı. Pazar günü.
Beyoğlu'nda yerler ıslaktı ancak hava güneşli hatta sıcaktı. İstiklal caddesi ile Tarlabaşı bulvarı arasında, bu iki caddeye paralel olan Kurabiye sokak üzerinden yürüdük sinemaya varmak için. Yerinden oynamış kaldırım taşlarının altındaki yağmur sularını pantolonlarımızı paçasına sıçratmamak için ekstra gayret sarfederken diğer taraftan da elimizdeki davetiye ile koltuk numarası alabilmek için kalan son 5 dakika içinde sinema gişesine yetişmeye çalıştık. Beyoğlu'nun travesti yerleşimi yoğun olan sokaklarının garip havasını da soluyarak yürüdük. Biraz gecikerek yetiştik, sinema önünde muazzam bir kalabalık vardı, koltuk numaramızı aldık, salona geçtik, oturduk.
London River isimli bir film izledik, sinema ağzına kadar doluydu, keyifli bir ortam vardı.Gerçi Emek Sineması'na yakıştıramadığım bazı teknik sorunlar yaşadık, filmin sesinde arkadan gelen periyodik bir patırtı, perdede tam olarak netlenenemiş bir görüntü film keyfimizi bir miktar bozsa da konusu ve ilerleyişi oldukça etkileyici olan London River yine de ilgimizi perdede tutmayı başardı.
Fimin ana konusu Londra'da geçtiğimiz yıllarda yaşanan metroya ve otobüslere yönelik bombalı terör saldırılarıydı.
Bu saldırılardan sonra kızından haber alamayan, taşrada çiftçilikle uğraşan bir İngiliz kadının Londra'ya gelmesi ve kızının oradaki yaşamı hakkında bilgi toplamaya başlaması ile olaylar gelişiyor.
Özellikle dikkat çeken ilk şey kızın bir müslüman mahallesinde yaşaması ve İngiliz annenin buna olan ilginç tepkileri, inanamaması hatta zaman zaman iğrenmesiydi.
Algıma hitap eden diğer önemli başlıkları aşağıda sıra haline yazacağım çünkü detay açıklamaktansa önemli başlıkları listelemek daha önemli göründü bana, filmin de keyfini kaçırmamış olurum.
  • Filmin başında dünyanın iki farklı noktasında gösterilen taşra yaşamının sakinliği ve güveni ile Londra'ya geldikten sonraki karmaşa ortamı, güvensizlik ve belirsizliğin hissedilmesi
  • İngiliz annenin müslüman mahallesine yakşalımı ve ciddi önyargıları (üstelik kendisine yardımcı olan hemen herkesin müslüman nüfustan olmasına karşın)
  • İnsanların görünüş, kılık kıyafet, dil, din, görüş ve yaşam tarzı olarak farklılıklarının göz önüne serilmesi
  • İngiliz annenin yalnızlığı
  • Kızının yaşamı hakkında çok az bilgisi olması, yaşadığı şaşkınlıklar
  • İngiltere'ye yabancı Afrika kökenli müslüman bir babanın doğuya has sakinlilği ve mütevaziliğine karşın tam bir İngiliz kibiri gösteren annenin tavırları ve güvensizliği
  • Ortak amaçlar doğrultusunda ön yargıların yavaş yavaş kırılması; ten rengi, dil ve din farkının anlamsızlaşması; en temel duyguların ortak olduğunun anlaşılması; evlat sevgisi, umut, acı, pişmanlık...
  • Terör saldırılarından müslmanların sorumlu olmasına rağmen film genelindeki diğer tüm müslümanların son derece iyi insanlar olması; yani tüm müslümanlara kötü ya da terörist yaftası yapıştırılmaması
Düşünmeme sebep olan filmleri seviyorum, üstelik de yeterince farkında olduğumu düşündüğüm bir konuyu farklı bir yoldan ve daha açık seçik şekilde bana yeniden anlatan filmlerin hakkını vermek istiyorum. London River böyle bir filmdi.. Basit ama etkileyici, gerçekten farklı bakan, derdini açık ve net anlatan...

07 Ekim 2009

İlginç anlar...

İşteyim, yoğunluktan ve stresten fenalık geçirmiş durumdayım, erteleyerek biraz nefes almaya çalışıyorum...
Çok gürültü var, bu karmaşada zaten nasıl iş yapılır onu anlamak da mümkün değil...
Kulaklık taktım, internetten bir oldies radyosu dinliyorum...
Radyoda bir reklam; Windows7'ye geçin diyor, 50 dolara.. İğrenç Windows Vista'dan kurtulun  diyor, 50 dolara... Vayy, böyle reklam mı olur diyorum içimden...
Gitmek istemediğim bir toplantıyı erteledim biraz önce.. Yarına hazırlık yapıyorum.
Hava çok güzel, Beşiktaş'ta boğaz kenarında olsam, önümde çayım olsa, yanında yeni sekiz hasanpaşa pastanesinden alınmış kurabiyeler, okuyacak bir iki gazete, bir de sohbet edecek arkadaşlar tabi.
Artık Beşiktaş'daki o çay bahçesi de yok.. Kim bilir kimin gazabına uğradı, hangi paragözün işini engelledi ya da hangi siyasiyi rahatsız etti.. Beşiktaş eski Beşiktaş değil artık, oturacak güzel yer de kalmadı.. Her yer Pizza Hut, KFC, Burger King, Starbucks oldu..
Eskiden sabah okula gitmeden uğrardık o çay bahçesine, elimizde poaçalar.. Büyük çay söylerdik. Denize en yakın masaya oturur, acaba dalga bizi ıslatır mı diye aklımızdan geçirirdik.
En iyisi bu akşam eve kadar yürümek, yol çok keyifli olmasa da kötü sayılmaz.
Birkaç dost arasa akşam, ya da çat kapı gelse...
Eskiden komşuluk varmış, ne çok isterdim öyle bir apartmanda, mahallede oturmayı..
Neden katlanıyorum bu şehre? Bazen anlayamıyorum.
Şikayet ettiğim şeylere daha çok sahip olabilmek için neden bu mücadele, boşa kürek çekmek?
Sahip olduklarımın önemi yok ki benim için? Üyesi olduğum düzene ait değilim, bir tilt masası içindeki top gibiyim; vuruyorlar oradan oraya savruluyorum, kurallar belli, gidebileceğim yollar belli, bazen ışıklar saçılıyor ama dönüp dolaşıp geleceğim nokta belli, hiçbirisi mutlu etmez beni.. O masadan dışarı çıkmam lazım benim, nasıl olacaksa artık...
Hava da ne güzel bu akşam...

06 Ekim 2009

Hayat bu kadar basit olmalı



Hayat dediğin işte bu kadar basit olmalı aslında, bir serçeninki gibi..
Yemek bulursan yersin... Karnın toksa mevsim de yazsa senden keyiflisi olmaz, özgürlüğün tadını çıkar...
Aç kalmamak için bazı riskleri almalısın... Yeterince hızlı ve açık gözlü olursan kediden kurtulursun...
Olmadı...ölürsün, yapacak birşey yok, kasmaya gerek yok...
Ancak o zaman çıkar bu güzel güneşli günün tadı, tasasız dertsiz olmalı insan.. ya da serçe..
Posted by Picasa

Yeni başlangıçlara...

Yeni başlangıçlara...
Başlık neden böyle çıktı klavyeden bilemedim, sanırım başlamak demek aynı zamanda devam etmeyi, peşini getirmeyi de çağrıştırıyor insana.. Benim de isteğim bu; yani başlamak ve devamını getirmek..
Uzun zamandır tozlanmış yazma güdüsünü, isteğini yeniden canlandırmak, içimi dökmek..
Hadi bakalım hevesle yeniden başlayalım şu işe, mesafelerin kalkması dileğiyle..

06 Aralık 2007

Bir persembe aksami mahmurlugu

Evdeyim, biraz yorgun biraz durgun...
Evdeyim, disarida soguk yagmur, iceride sefkatli sevgilinin yumusak kucagi...
Evdeyim, aklimda nice yarim kalmisliklar, gozum kanepenin rahatliginda...
Evdeyim, karnim acikmis, sevdiklerimin yolunu beklerim...
Evdeyim, uzerimde bir persembe gecesi mahmurlugu...

01 Haziran 2007

Düşman zaman

Acıktığın zaman yemek ye, canın çektiği zaman seviş, uykun geldiği zaman uyu...
12'de yemek yeme, haftada x kere sevişme, her akşam saat y'de yatma...

26 Mayıs 2007

Güneşli bir cumartesi sabahı

Hafta sonunun ilk günü sabahı dinginliği içinde, hoş bir müzik eşliğinde, balkonun dışından gelen kuş cıvıltıları ve güneşin davetkar ışınlarının verdiği huzurla yapılacak bir kahvaltı öncesinde, çayım demlenirken, yazıyorum iki satır, çalışma odamın masası başında, karnım aç, zihnim genç..

21 Mayıs 2007

Yolun dışına çıkmak...

Kaçımız yolun dışına çıkabiliyoruz?
Kaçımız bizden bekleneni değil de istediğimizi yapıyoruz?
Kaçımız olma ihtimali yüksek olanı değil de düşük olanı gerçekleştiriyoruz?
Kaçımız henüz beynimiz ve düşüncemiz taze iken hayal ettiği hayat tarzını gerçekleştirdi?
Kaçımız genel geçer kuralların büyük kısmını kabul edip içselleştirmek zorunda kaldı?
Kaçımızın risk alacak gücü var?
Kaçımız aslında hiçbirşey yapamadığımızın farkındayız?
Kaçımız sadece çabaladığımızı düşünerek gerekeni yaptığımıza inanıyoruz?
Kaçımız mevcut çabamız ile istediğimiz gerçekleştirmek için ömrümüzün yetmeyeceğinin ve aslında kendimizi kandırdığımızın farkında?
Kaçımız garipliğin farkında?

Bir parçamı ayırsan da gölgemiz aynı yöne uzar...

14 Mayıs 2007

Gölgeler


Toplantı

İş toplantıları ve iş bilmezler...
Ne kadar sıkıcı..
İş olsun diye iş yapmalar...
Bir sonuca varmayan konuşmalar...
Eli kolu bağlı insanlar...
2 saat konuşma ardından 1 milimetre yol alamamanın yarattığı mide ağrıları...
Bitse de gitsekler...

26 Nisan 2007

Ne çok zaman olmuş

Aynen başlıktaki cümleyi hissediyorum. Ne çok zaman olmuş? Ben neden bu kadar zamandır hiçbir şey yazmamışım? Zaman zaman e-postalar geliyor bir fotoğraf sitesinden , uzun zamandır oraya da login olmamışım, beni özlemişler.. :) Demek oradan da kopmuşum.
Bir kopukluk var gerçekten, acil toparlanmalı. İş değişikliğinden mi yoksa?
Şu sıra edebi birşeyler de yazamam muhtemelen. Biraz politize olacağım gibi duruyor, mevcut gelişmeler sonrası.
Göreceğiz....

22 Aralık 2006

Beklenti ve Sorumluluk

Ne belalı iki kavram bunlar. Herkesin derdi bunlarla değil mi aslında? Ya benim? Benim derdim de bunlarla ama son zamanlarda ille de kendimle. Ben kendimden çok şey bekliyorum sanki, madem burdayım madem yaşıyorum hepsini yapmalıyım, birşeyler yapmalıyım, kendimi tatmin edebilmeliyim, mutlu edebilmeliyim, istediğim gibi yaşamalıyım, hayal ettiğim gibi. Ama ya hayal ettiklerim 6 ay sonra artık istemediklerim olursa? Yön değiştirmek o kadar kolay mı? Olanaklarım o kadar çok değil ki! Ya birini tercih ederim ya diğerini. Geri dönüşü yok ki bunun! Peki kendimden bu kadar çok şey beklerken neden bir damla bile hırsım yok? Neden iradem iyice zayıfladı? Neden hep akışa uyuyorum da akışa yön vermeye çalışmıyorum? Neden hep zaten ulaşacağımı bildiğim hedeflere yöneliyorum da ulaşması zor olan hedefleri hedef gibi bile görmüyorum, ihmal ediyorum? Neden, neden, neden? İkiye bölünüyorum...

19 Kasım 2006

Yangın

Karanlık geceyi alevler aydınlatır birdenbire. Mevsim kıştır, hava buz kesmiştir. Karanlıktır, ışık tatile gitmiştir. Sonra birden alevler yükselir. Parlak kıvılcımları havaya yayılarak dans eder. Ortalık giderek daha çok aydınlanır. Gökyüzüne hızla yükselen dumanı gece görünmez kılar. Yalnızca sonsuz bir hareketlilikle oynaşan alevler vardır görünürde. Alevler açtır, sanki kırk yıllık kıtlıktan çıkmıştır, üstüne üstlük arsızdır olabildiğince. Önüne ne gelirse kendine katmak, kıvılcımlarını daha da yaymak, ısısını artırmak ister. Alevlerin iki bina ötesinde, yatağımda gözüme çarpan ışık derin uykuyu uzaklaştırır önce. Daha sonra yüzüme vuran sıcaklık son darbeyi indirir. Penceremden gördüğüm şey sarı bir parlaklık demetidir, korkutucu ama bir o kadar da güzel ve çekici, iç gıcıklayıcı. Alevler bir parçam olsun isterim, bütün o güç, bütün o estetik, ahenk, güzellik benim olsun. Ah bir de sıcaklığı canımı yakmasa, kucaklayacağım bu oynaşan ışık demetini, bütün benliğimle.

Alevler yaklaşıyor, sıcaklık giderek artıyor. Penceremde asılı tül mü eriyor yoksa yanılıyor muyum? Yandaki ahşap köşkün yarısı parlak bir enerji kütlesine dönüşmüş bile. Tanrım, ne kadar güçlü ve mağrur! Kapımın dışında birileri birşeyler söylüyor sanki. Duymuyorum, anlamıyorum, önemsiz parazitler gibi, eskiden yağmur yağdığında TV’de olan cinsten. Asıl ses alevlerde! Müthiş bir uğultu, çıtırtıların müziği, ne kadar melodik; sanki birisi ışık ve ısıyla müzik yapıyor.

Tülüm yanıyor, artık alevler odamın tam önünde, yaklaşıyor, beni çağırıyor. Enerji asla yok olmaz, sadece dönüşür. Ben de yok olmayacağım, sadece daha güçlü, daha heybetli, asil bir biçime dönüşeceğim. İşte benim evrimim. Çok sıcak….

10 Ekim 2006

Yazı Masası (bölüm 1)

Yazı masasının önünde duran tahta sandalyeye oturmuş, üzerine çeşitli yazılar karalanmış müsveddeleri, bir miktar da boş kağıt ile eski bir dostunun hediye etmiş olduğu, aslında çok da kaliteli olmayan ama gösterişli mürekkepli kalemini önüne almıştı. Oda karanlık sayılırdı, yalnızca masanın hemen üzerinde asılı duran gazlı kandilin soluk ışığı yayılıyordu tozlu mobilyaların üzerine. Yine de yazı yazmak ve yazılanları okumak için yeterli ışık vardı. Yıllardır bu ışıkta çalışmaya alışkın olduğundan gözleri oldukça güçlenmişti. Asla gözlük kullanmamıştı ve ölene kadar da kullanacak gibi görünmüyordu. Zaten ailesinde de üç kuşaktır bir tek göz bozukluğu görülen olmamıştı. Dünyada sadece gözleri sağlam olanların yaşayabileceği olağanüstü koşullar oluşsa, bu aile kesinlkle hayatına devam ederdi.
Müsveddelerinin içinden birkaç sayfayı eline aldı ve şöyle bir gözgezdirdi. Gördüklerinden hiç de memnun olmayarak sıkıntıyla iç geçirdi. Kağıtların üzerinde yalnızca birkaç düzgün cümle vardı. Geri kalanında ise çeşitli şekiller, karalanmış imzalar, aklından geçen başka konularla ilgili anlamsız kelimeler ve not aldığı birkaç hatırlatma vardı. Neredeyse son bir aydır bu haldeydi. Oturup yazı yazmak için uğraşıyor ancak ortaya hep bu kağıtlardan çıkarıyordu. Bu durumu bir an önce aşmak istiyor fakat elinden birşey gelmiyordu. İlham denen şeyin varlığına asla inanmamış, bu konuyla ilgili tartışmalarda hep muhalif olmuştu fakat şimdi sanki bu duruma inat ilham onu terketmişti. Bu ilk kez oluyordu ve onu oldukça korkutmuştu. Yazı yazamamak fikri tüylerini diken diken ediyordu. Mutlaka geçici bir durum olmalıydı, nezle gibi bir süre sonra kendi kendine iyileşmeliydi.
Yavaş yavaş ağırlaşan göz kapakları, bilincinin önüne de bir perde gibi inmeye başlamıştı. Saatin oldukça ilerlemiş olduğunu farketti. Bu saatler yazı yazmak için en uygun saatlerdi aslında. Heryer çok sessiz ve huzurluydu. İnsanların çoğu uyumuştu. Sanki dünya değişmiş, başka bir boyuta geçmişti. Gecenin geç saatleri ona hep bu şekilde hissettirirdi. İzole, kurallarını kendi koyduğu, tamamen kendisine ait bir dünya ve bu dünyada sınırsız kontrole sahipti. Ancak bu gece vücudu onu yarı yolda bırakmaya hazırlanıyordu. Demekki tüm kontrol onda değildi, sadece başka ve daha büyük bir gücün izin verdiği ölçüde söz sahibiydi. Bu düşüncelere dalarak kalemini elinden bıraktı ve gazı iyice azalmakta olan kandilin yavaşça oynaşan alevine bakarak bir süre öylece kaldı. Aklından onlarca şey geçti, herbiri belli belirsiz su üstüne çıktı ve kayboldu. Hiçbirine tam olarak hakim olamadı. Aklından geçenlere tam olarak hakim olmuş hiçbir insanın yaşamış olduğunu sanmıyordu zaten. Bu durum onun çok zeki olmasından değil aklından geçen şeylerin, insanların bin yıllardır cevabını aradığı temel sorularla örtüşmesinden kaynaklanıyordu. Ne zaman kafası karışık olsa ya da yazı yazmaya konsantre olamasa, zihni dört bir yandan onlarca düşünceyle ona saldırırdı. Bu tıpkı, alacakaranlıkta ormanın içindeki bir açıklıkta, seslerini duyduğunuz bir sürü yerlinin ağaçların arasından çıkarak size saldırmasını beklemek gibiydi. Dalların arasından elinde mızrakla bir tanesinin çıktığını görürsünüz, tam o anda başka bir yerde bir tane daha belirir. İkinciye bakarken ilkinin kaybolduğunu farkedersiniz sonra bir bakmışsınız üçüncü bir tanesi başka bir yerden size yaklaşıyor ve böylece sürüp gidiyor. Bakın işte yine olmuştu, bu alakasız benzetme gelip kafasına yerleşmiş, diğer görüntülerin önüne geçmişti. Oysa çok daha önemli bir konu vardı üzerinde düşünmek istediği. Çok fazla sorguluyordu, zihni onun kontrolünün dışında sürekli olanı biteni, nedeni niçini, herşeyi sorguluyordu. Hiçbirşey yerine oturmuyordu. Hepsi gelip bir yerlerde takılıyordu. Sanki önünde çok büyük bir resim vardı ve bir türlü resmin tamamını görüp görüntünün tümüne hakim olamıyordu. Resim metrelerce uzayıp gidiyordu. Detayları görmek için yaklaşmak, geniş alanları görüp tümüne hakim olmak için uzaklaşmak gerekiyordu. İşte tam bu noktda iki temel sorun vardı. Öncelikle resme hem yakın hem de uzak olamıyordu, yani ya detayları ya da geneli gözden kaçırıyordu. İkincisi ise, resimden ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın tamamını bir seferde göremiyordu. O kadar büyüktü ki... Bu yüzden yapması gereken, detaylara tek tek bakmak ve herbirini aklında tutarken resmin genelini yavaş yavaş gezmek ve herşeyi bir arada değerlendirmekti. Hiçbirşey gözden kaçmamalıydı. On metre ötede gördüğü bir detay şu anda baktığı yerde kafasını kurcalayan bir düğümü çözmesini sağlayacaktı. Ancak resim çok büyüktü. Bu kadar çok bilgiyi aklında tutması mümkün değildi. Birşeyleri mutlaka unutuyor ve gerekli olduğu zaman bir başkası ile ilişkilendiremiyordu. Bu durumda, henüz olması gereken seviyenin çok çok altında olduğu sonucuna varıyordu. Aslında şu anda sadece gördüğü, okuduğu ve düşündüğü bazı şeyler yüzünden kafsında oluşmuş soru işaretleri vardı ve herşeyin arkasına bakmaya çalışıyordu. Ne zaman bu duruma gelmişti? Yanlış giden birşeyler olduğunu düşünmeye, olguları sorgulamaya ne zaman ve nasıl başlamıştı? Bunu bir olay mı tetiklemişti yoksa bir süreç mi onu bu noktaya getirmişti? Emin olamıyordu, ancak kesin olan artık geri dönüş olmadığıydı.
Üşümeye başladığını hissettiğinde saat gece üçü geçiyodu. Yaklaşık iki saattir bunları düşündüğünü farketti. Uykusu da gelmişti. Geniş bir esneme yüzüne yayıldı ve şeklini bir hilkat garibesine çevirdi, hemen sonra ise ıslanan gözler ve ağırlaşan göz kapakları bu durumun yerini aldı. Yatağı, çalışma masasının sol tarafındaki duvardan içeriye açılan kapının arkasındaydı. Masasının üzerinde asılı duran kandili alarak adımlarını kapıya doğru yönlendirdi. Bir an sonra yatağının başında durmuş kandili başucundaki şifonyerin üzerine bırakıyodu. Yarı uyur yarı uyanık üzerindekileri yatak kıyafetleriyle değiştirdi, yatağına girdi ve kandili söndürdü. Çok kısa bir an için karanlığa baktı ve sonra uyku bedenini esir aldı.

02 Ekim 2006

VE MUTLU SON (YA DA BAŞLANGIÇ): EVLENDİK

Tekrar merhaba,

Arada olan olaylar için yakında bir albüm koymayı planlıyorum ama zaten tahmin edersiniz. Kız istenir, aynı gün yüzükler takılır, abiler dayılar herkes oradadır, fotolarda maymun gibi çıkılır.
Sonra son hız evlilik hazırlıkları başlar, nikah tarihi alabilmek için gerekli evrakları toplamak, işten izin alma krizleri, istenen tarihte uygun saat bulamama vs vs, sonunda nikah ve kokteyl olacak şekilde 16 Eylül 2006 cmrts akşam saat 18:00'de Beşiktaş Evlendirme Dairesi Nikah ve Kokteyl Salonu ayarlanır.

Kalan zamanda eşya almak için IKEA yolları aşındırılır, günlerce Masko gezilir, sonunda hemen herşey IKEA'dan alınır, nakliyesi, montajı, stokta olmayan parçaları derken bu işe epeyce mesai harcanır. Arkadaşlar sağolsunlar hepsi ayrı bir marangozluk yeteneğine sahip, mobilyalar gayet düzgün monte edilir. Bazı arkadaşlar üzerlerinde atlet varmış, akşammış, sessizmiş bakmadan sitenin içinde balkona çıkıp Burger King'den yemek getiren çocuğa bağırır: "Şşş hemşerim." Sonra eliyle de "gel gel bu tarafa" yapar ve noktayı koyar. Beleş amelenin kalitesini aramamak lazım tabi. :)))

Nikah günü gelir; son bir koşturmaca, kalan son güç kırıntıları ile kuaför, fotoğraf ve sonra da nikah saati gelir ve geçer. Artık evliyiz. Ne garip, hiçbirşey değişmemiş gibi geldi bize? Nedendi ki bu kadar yorulmak? Ama güzel oldu güzel. Gece dağıtanlar, sarhoş olanlar, provakatörler, kapı gıcırtısına kalkıp oynayanlar, hoplayanlar zıplayanlar arasında geçti, yıllardır bir araya gelmemiş insanlar birbirini gördü, konuştu, hasret giderdi; ben de öyle. Fena mı oldu? Senede bir kez tazeleyelim biz nikahı, insanlar gelsin yine. :)

Artık toplumsal statümüz değişti, artık formlara bekar değil evli yazacağım, bayramlarda seyranlarda akrabalar daha çok kızacaklar artık gelip gitmiyoruz, aramıyoruz diye, dile kolay biz artık evliliz. Artık Taksim'den 2 farklı taksi yerine 1 taksiye bineceğiz ve evimize döneceğiz. Artık arkadaşlarımızı evimize davet edeceğiz. Bakalım gelecek neler getirecek.

Doğan.

03 Haziran 2006

Aşama 1 - Alyanslar alınır | Aşama 2 - Anneler tanışır

Tarih 03.06.2006, alyans bakmaya gidilir, dolaşılır dolaşılır, herşey çok abartılı bulunur. Sonra "klasik" alyansda karar kılınır, mutlulukla alınacak kuyumcuya girilir, daha önce bakılmış alyanslara tekrar bakılır, denenir ve kesin karar verilir. :)) çok eğlenceli. İçine yazı yazalım mı sorusuna cevap için karşılıklı bakışılır, sonra isimlerin yazılmasına ama nişan tarihi yerine yıllar önce ilk el ele tutuşulan, göz göze gelinen günün tarihinin yazılmasına karar verilir. Bu sırada hınzır gülücükler atılır karşılıklı, yaramazlık yapılmıştır yine, çok eğlencelidir böylesi, ve çok daha anlamlı.
Öğleden sonra, pasta alınır ve kız evine gidilir. Anneler tanıştırılacaktır. Sohbet güzel gelişir, herkes rahatlar, yenilir içilir. Akşam eve dönülür, bir aşama daha geçilmiş ve sonuca bir adım daha yaklaşılmıştır.
Sırada kahramanlarımızı çok daha zor bir görev beklemektedir.

02 Haziran 2006

EVLENİYORUM!!!!

Başlığı yanlış okumadınız, biz evlenmeye karar verdik. Duyduk duymadık demeyin. Yeni ve güzel bir hayata yelken açıyoruz, birlikte yaşamak ve hayatı dibine kadar paylaşmak istiyoruz... Biz yolu açıyoruz, gelenleri bekleriz. :) Pek bi heyecanlı.

27 Mart 2006

Günlük - Döndüm

İlginç bir gidiş ve sonrasında da ilginç bir dönüş yolculuğu yaptım. Sanki bu hafta sonu birşeyler beni bu yolculuğa zorladı. Otobüste kesinlikle kimse ile konuşmadan, kendi başıma bir yolculuk yapmak niyetindeydim ama ilginç bir şekilde hem gidişte hem de dönüşte konuşmak için can atan son derece ilginç insanlarla yan yana oturdum. Kolay kolay aynı ortamda bulunup sohbet etmeyeceğim insanlarla... Detayları sonra yazarım... Hayat ilginç, sanki herşey önceden planlanmış gibi...

24 Mart 2006

Günlük - Bu hafta sonu Ordu'dayım

Cuma akşamı yola çıkıp Pazartesi sabahı burada olacağım. İstanbul'a kısa bir ara.. Beni sevenler özlesin diye. :)) Ben de bu sırada gidip özlediklerimi göreceğim.